Dijital ikiziniz sizden uzun yaşayacak
Yapay zekayla oluşturulan dijital ikizler artık sadece birer teknoloji demosu değil; karar veren, konuşan, çalışabilen birer iş ortağı. Edit Medya kurucu ortağı Cüneyt Toros’un sorularını yanıtlayan dijital dönüşüm ve yapay zeka danışmanı Ercüment Büyükşener, bireylerin ve markaların bu yeni dijital varlıklarla geleceği nasıl şekillendirdiğini paylaşıyor.
Dijitalleşmede yeni bir kavram ortaya çıktı: Dijital ikiz. Yapay zeka ile yaratılmış bir klonunuz olsun ister miydiniz? Ya da şirketinizin yapay zeka ile oluşturulmuş bir dijital ikizini? Bu terimler hayatımıza yeni yeni girmeye başladı. Ancak tüm bu kavramlar artık gerçekleşiyor. Yapay zeka teknolojilerinin ilerlemesiyle birlikte kişi ve kurumların dijital ikizlerini yaratmak artık mümkün. Yapay zeka uygulamalarının IQ seviyesinin insan ortalamasının üzerine çıkmasıyla birlikte, kendimizin daha yüksek IQ’lu bir ikizini yaratarak çok daha rasyonel kararlar alabilecek, verimliliği arttırabilecek klonumuzu yaratabileceğiz.
Çoğumuzu ürküten bu kavramın nasıl gerçeğe dönüştüğü, ne gibi faydalar sağlayacağı ya da olası handikaplarının neler olacağına dair sorularımızı, bu alanda çalışan dijital dönüşüm ve yapay zeka danışmanı Ercüment Büyükşener yanıtladı.
Bu röportaj Geleceği Konuşalım Podcast kanalında yayınlanmıştır.
-Yapay zeka hayatımızın her alanına girdi. Artık onsuz yaşayamaz bir noktaya doğru hızlıca gidiyoruz. Biraz bu ekosistemin nereye geldiği konusunda netleşmeye ihtiyacımız var.
Ben iflah olmaz bir Simon Sinekci’yim. O yüzden de o mükemmel kitabın adıyla başlayayım. Start with Why. Yapay zeka ve teknolojiyle ilgili şu anda gördüğümüz en büyük problem herkesin “Ne yapacağız?” sorusuna cevap araması. Herkes “Ne yapmalıyız, ne sonuç elde etmeliyiz, ne araç kullanmalıyız?” diye soruyor. Benim de aşağı yukarı haftada birkaç defa telefonum çalıyor. “Ercüment yapay zeka ile ne yapalım? Ercüment, yapay zeka ile bir şey yapmalıyız.” Fakat asıl olan, bir şey yapmak ya da ne yapmalıyız sorusundan ziyade “Neden buna ihtiyacımız var?” Bu nedenselleştirme konusunun en büyük problem olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum.
Meşhur kitabı tekrar hatırlamak lazım. Liderler En Son Yer. Bu aralar tekrar okumamız gereken bir kitap diye düşünüyorum. Çünkü herkes bir amaç değil, sonuç peşinde. Ve yapay zekadan herkes bir sonuç, bir performans, bir verimlilik, bir sonuç almaya çalışıyor. Fakat amaç konusu öyle bir atlanıyor ki amacı olmayan bir teknoloji sonuç vermekte zorlanıyor. Buna parantez içinde “prompt engineering” de diyorlar. “Eğer doğru ve amacına uygun prompt girmezsen doğru sonuç almazsın” deniyor. Yapay zekanın da ben teknolojik olarak şu anda şirketlerde, bireylerde ve toplumda gerçekten amacını bulduğunu düşünmüyorum. Henüz oyuncak aşamasında ve bu oyuncağı; gerçekten vizyonumuza, ilerlemeye ve bir ortak mutabakata, ortak bir dil geliştirmek için değil; daha çok şimdilik kendi oyun alanımızdaki oyuncak gibi görüyor ve kendi oyuncağımızda biraz olsun oyun alanını renklendirmeye, biraz olsun kendimize “Bak bunu yaptım” demeye, ispat etmeye çalışıyoruz. O yüzden de bunun henüz araç değil, kültür problemi olduğunu düşünerek cevap vermiş olayım.
-İnsanlar moda olunca her şeyi kullanma gereği hissediyor. Ama neden yapacağına dair bir netlik insanların kafasında yok. Şu anda son geldiğimiz noktaya biraz bakarsak bu yapay zeka teknolojilerinde neredeyiz? Bu nereye doğru evriliyor?
Türker Kılıç hocayı da analım. GPT’nin O4 versiyonunun çıktığı zaman, O4 versiyonunun 110-120 IQ’yu geçtiği konuşuluyordu. Bu geçen seneydi. Bundan birkaç ay önce yeni yapılan araştırmalarda bu IQ’nun artık 160 ve üzerine doğru evrildiğini görüyoruz. Bu arada Sam Altman’ın “Doğada yeni bir zeka keşfettik ve bu zeka artık bir canlıda olmak zorunda değil” lafını da bir kenara koyalım. Arkasından Türker Hoca’nın bağlantısallık ve yaşamdaşlık dediği, “Bugün yaşamın yapıtaşı atomdur” cümlemizi veya tezimizi bırakıp “Maddenin yapıtaşı enformasyondur” demesi üzerinden aslında Sam Altman’la Türker Kılıç hocanın birbirini desteklediği ve bu desteklenen şeyin zeka olarak cansız nesnelerde ortaya çıktığını görüyoruz. Ve bu rakamın Einstein’ın 160 IQ seviyelerinde yavaş yavaş üstüne çıkmaya başladığı bir dünyada bu IQ’dan daha önemli bir şey ise cansız bir nesnenin zeka türetebilme ve bunun da enformasyon temelli olmasının gelecekte bize nasıl bir hayal gücü getirmesi gerektiği.
Artık en iyi arkadaşımız canlı değil; kedi, köpek, insan değil. Bayağı cansız bir nesnenin en iyi arkadaşımız olma ihtimalini barındırıyor. Geçtiğimiz günlerde Serdar Kuzuloğlu’nun bir tweetini gördüm. “Yıllardır aradığım best friend chat GPT’ymiş” diye. İşte o zaman şunu anlamaya başlıyorsun. Cansız nesnelerin gelecekte en iyi dostumuz, en iyi çalışanımız ve belki de en iyi çözüm ortağımız olacağı üzerine bir uzgörü koyabiliriz. Ve bu beni çok heyecanlandırıyor. Canlı varlıklardaki duygusallık ve duygu yönetimindeki zorluklar nedeniyle, daha rasyonel, gerçekçi ve analitik bir çözüm odaklı gelecek inşa etmek için bir fırsat olabileceğini düşünüyorum
-Korkmuyor musun?
Korkmuyorum çünkü zaten 1800’lü yıllardan beri endüstri devrimi ile beraber gelen bu değişim ve dönüşüm aslında bir taraftan korkutuyordu. Buna meşhur o lafla bakmak lazım, “Tehditler ve fırsatlar aynı kutuda”. Yani bıçağın icat edilmesi, o ilk taşın bileylenip bir insanın öldürülmesi ya da mızrak yapılmasıyla bir yemek pişirmek için ya da avlanmak için kullanıldığı bir dünyada tehdit ve fırsatlar aynı kutuda. Aslında mağarada avcı-toplayıcı toplumdan bu yana her gelişim tehdit ve fırsatı beraberinde getirmiş. Korktuğumuz anda içe dönme, bunu reddetme ve reddettiğimiz şeyin üzerinden sabotaj yapma. Bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum ve zamanın ruhunu kaçırmak olabileceğini düşünüyorum. O yüzden korksam bile korkumu yenecek olan materyal, bilgi ve birikime sahip olmak için neredeyse her gün okuyor, her gün anlamaya çalışıyor ve bunu anladıkça da bunun için inşaatıma bir tuğla koyuyorum..
-Biz bunu teknoloji ve yarattığı katma değer itibarıyla okuyoruz ama bir yandan bu işin hukuki ve etik tarafları da var. Ben “Korkmuyor musun? diye sorarken bunun önüne geçmek anlamında değil ama belki bunun yasal altyapılarının ve bunun yol açacağı durumların söz konusu olması gerektiğini düşünenlerdenim. Yani işin hukuki ve etik altyapısının da bir yandan çalışılması gerekiyor değil mi?
Çalışılması gerekiyor. Burada asıl problem sadece devletin değil toplumun kendi öz farkındalığı ki bunu yapay zeka için konuşacak olursak, 10 yıl önce de buna dijital okur yazarlık diyorduk.
Bugüne baktığımızda, etik konusunun regülasyonlarla değil, aslında bir tür öz-disiplin — hatta bir nevi ‘self-sabotaj’ — yani kendi kendimize koymamız gereken değerler bütünü olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda, etik aynı zamanda yapay zeka okuryazarlığının da bir parçasıdır. Çünkü ben bugün 10 yaşındaki oğluma yapay zekayı kullanmayı değil, onu sorumlu bir şekilde kullanmayı öğretmeye çalışıyorum. Bu nedenle burada bir hukukçu ya da etik uzmanı olarak değil, toplumun bir ferdi olarak konuşuyorum; öncelikle çocuklarımız, ardından bireyler, ailemiz, çevremiz ve tüm toplum için sorumlu yapay zeka kullanımının önemine inanıyorum.
Buna enerji tüketimi de dahil bence. Sadece kötüye kullanım değil, her bastığımız enter’ın, her sorduğumuz sorunun, prompt’un nasıl bir enerji tükettiği sorumluluğunu da bilerek tüketmemiz gerektiğini düşünüyorum. O yüzden burada da devreye öz farkındalık ve teknoloji okuru yazarlığı giriyor diye düşünüyorum.
-Dijital ikiz projelerinden bahsedelim. Çok ilginç şeyler yapıyorsun ve çok dikkat çekici olmaya başladı. Biraz anlatır mısın?
Aslında biraz tarihçeye girmek lazım. Geçen sene itibarıyla, yani 2024 yılında, ChatGPT’nin de artık 100 IQ’yu geçmesiyle ortaya bir tablo çıktı. “Benden daha zeki bir şey var”. Yani bunu artık kabul edelim. O zaman benden daha zeki bir şey geliyorsa ve bu tam manasıyla hücuma geçmişse, ben bunu yok saymak yerine bundan kendime yeni bir ben inşa edebilirim. Dijital ikizin çıkış noktası bu. O zaman kendimin 120, 130, 160 IQ versiyonunu nasıl inşa ederim diyerek başlayan ve sonrasında GPT’deki Custom GPT ile önce kendi ikizimi GPT’nin etrafında ördüğüm, beni tanıttığım yazışmalarım, konuşmalarım, tabii ki KVKK’ya uygun bir şekilde, tamamen beni özümseyen bir Custom GPT. “Ercüment GPT” dedim buna geçen sene.
Bunu kullanmaya başladım, bazı müşterilerime verdim ve çok da güzel kullandılar. Fakat sadece OpenAI ve ChatGPT’ye bağlı kalmadan, acaba farklı dil modellerini, farklı ses modellerini ve farklı sunucu ve serverları kullanarak acaba yeni bir yapı oluşturabilir miyim diye düşünerek yola çıktım. Önce kendime, arkasından sevgili Levent Kömür, Uludağ İçecek CEO’su, sonrasında da sevgili Serdar Turan’a, Harvard Business genel yayın yönetmeni, bir digital ikiz yaparak bunu yapabilitemizi ölçmeye başladık. Ve sonuç aynı benimki gibi, Levent Bey’inki onun gibi, Serdar Bey’inki Serdar gibi. Aslında görüyoruz ki bizi taklit edebilen yapay zeka, düşünebilen ve biz yokken bizim gibi davranabilen bir yapıya dönüştürülebiliyor. Yani biz bu hamuru oynayıp yeniden şekil verebiliyoruz. Ve ben bu şekli vermeye başlayınca bir şey dikkatimi çekti. Biz ölümsüzlüğü yıllarca biyolojik bir şey zannettik. Ölümsüzlük teknolojikmiş.
Bu bizi çok heyecanlandırdı ve önce insanların dijital ikizlerini oluşturmaya başladık. Daha böyle birçok kişilik var üzerine konuşup çalıştığımız. Şirketler bu konuda bizimle çalışmak istedi. Şirketlerin dijital ikizlerini, hatta bu şirketlere acaba konuşsaydı sesi nasıl olurdu, tınısı nasıl olurdu diye şirketlerin tarihçelerini şekillendiren dijital ikizler yaratmaya başladık. Şu anda kullanıyor bazı müşterilerimiz. Ve sonunda da aslında ortaya şu çıktı, tarihçe ve şirketin hafızası, buna biz kurumsal hafıza diyoruz, bunu ölümsüz hale getiren dijital ikizler oluşturmaya ve yaratmaya başladık. Şu anda da bireyler ve şirketler kendi çalışanları, kendi yöneticileri için ya da kendi yönetim kurulundaki sandalyesi için ikizler yarattığımızı gördük. Şu anda da aktif olarak kullanılıyor.
Tabii sadece insanların ve şirketlerin değil, agent kavramının gelişmesiyle beraber bu ikizlere eylemler atamaya başladık ve şu anda ajanda yöneten, konuşan, takvimimizi yöneten ve bizim için derin analizler yapıp fikirler geliştiren bir iş ortağına dönüşmeye başladı. Sonra da dedik ki “Madem bunların hepsini yapıyorsun, biz seni ihtiyaçtan yarattık, kendine bir isim ver” dedik. “Ben zekayı klonladığınızı düşünüyorum” dedi ve iQLON diye bir isim verdi.
Sonrasında “Kendine bir de logo çiz” dedik. Logoyu da çizdi. O zaman kendine bir web sitesi yap dedik, onu da yaptı ve biz bir baktık ki aslında ihtiyaçtan ortaya çıkan bir şey sonunda önce ürüne dönüşmüş, sonra markaya dönüşmüş ve şimdi de ticarileşen, fatura kesen, markalarla, bireylerle çalışan bir iş ortağına dönüşmüş.
-Örneğin bir şirket geliyor ve diyor ki “Bu benim şirketim. 5-6 yıllık bir şirket. Şirketin iClone üzerinden bir ikizini yani onun insansılaştırılmasını sağlamak istiyorum.” Nasıl bir prosedür başlatıyorsun o noktada?
Başlangıç noktası arşiv protokolüyle başlıyor. Birincisi, elimizde bir arşiv var mı? Şimdi Levent Bey’i tekrar anayım. Levent Bey elinde 2 TB hard diskle geldi. “Bu benim özgeçmişim” dedi. Yani yaptığı her şeyi arşivlemiş. Nerede, ne zaman, ne konuşmuş, ne söylemiş. Kişisel veriler kanununa aykırı olmayacak şekilde bizimle dokümanlarını paylaştı ve biz bu arşivden yeniden bir şirket ya da yeniden bir insanı, aslında ham maddesini elde ettik.
Başlangıç noktamız arşiv. Yani senin konuşmaların, senin yazışmaların, senin fikirlerin, senin metotların, senin okudukların veya senin dünya görüşün. Bunları alıyoruz ve bunlardan bir karakter inşa ediyoruz, bu karakteri daha sonrasında da ortaya koyuyoruz. Hatta bu hafta Bloomberg Business Week’te “Hangi karakteri işe alacaksınız?” diye AI temelli karakter ataması üzerine bir yazı yazdım. Çünkü gelecekte hangi yapay zeka modelini kullandığımız değil, o modelde çalışan hangi karakteri işe alacağınız ya da hangi karakterde bir agent’ınız olacağı önemli.
Arşiv geldi, başladık. Sesi nasıl olacak? O sesi nasıl benzeteceğiz? Ya da bir markayı seslendireceksek, o ses kimin olacak? Bilmiyoruz. O ses, yılların seslendirmecisi Yekta Kopan’a mı benzeyecek? Yoksa Tarkan’ın sesine mi benzeyecek? Kime benzeyecek? İkinci konu bu. Düşünsel dünya ve duyduğumuz dünya. Düşünce ve duyguyu, duymayı netleştirdikten sonra artık geriye çerçeveyi çizmek kalıyor. Yani şu çerçevenin dışına çıkma. Yani siyaset sorduğumda konuşmayabilirsin, bunu istemeyebilirsin. Veya başka bir konu, kötü bir örnek verecek olursak, “Bu hafta hangi maç kazanır? Alt mı üst mü?” diye sorduğunda “Üzgünüm, ben bu konuda yetki sahibi değilim” diyebilmeli. Yani düşünecekleri ve söyleyecekleri kadar söylemeyeceklerine de çerçeve çizmemiz gerekiyor. Böylece ortaya ne konuştuğunu bilen, ne konuşmayacağını bilen ve zihin dünyası ile bilinç dünyası olan bir karakter ortaya çıkıyor. Ondan sonra artık geriye kişinin ya da şirketin bu karakter üzerinde çok ince ayarlar yapması kalıyor. Bunun toplam süresi de 2-2 buçuk ay gibi bir zaman alıyor bizim tarafta.
-Bunun bir üst seviyesi ne olacak? Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?
Buradan yine felsefi bir yere bağlamak istiyorum. Bu bir varoluş krizini getirebilir. Bunun farkındayım. İsim veremeyeceğim ama dijital ikizi önce talep edip sonra korktuğu için vazgeçen insanlar gördük. Önemli isimler bunlar. Türkiye’nin en önemli yüz isminin içinde, bin isminin içinde yer alan kişilerle görüştük.
Önümüzdeki gerçek insanların makinelerle bir arada çalışacağı dönem için psikolojik bir destek sürecine ihtiyaç olacağını düşünüyorum. Kaygı, endişeyi yönetecek bir psikolojik farkındalık ve varoluşumuzu krize değil, faydaya çevirecek; anlam arayışımızı daha iyi bir seviyeye çekmemiz gereken bir yer.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin ve dünyanın en önemli yüz markasından birinin dijital dönüşüm direktörlüğüyle çalıştık. Orada yapay zeka ile ilgili pain pointler belirlenirken bir sürü soru sorulmuş. Fakat bir tane soru eksik diye düşündüm ve direktöre “Çalışanlarınıza şunu sormalısınız: Kaygılı mısın?” dedim. Çünkü insanlar şu anda zorlukları konuşabilir. Yapay zeka ile ne yapmak istediğini, ne yapmak istemediğini konuşabilir. Ama ne hissettiğini sormazsanız, o duyguyu yönetmezseniz, insanların bir sonraki aşamada onu nasıl sabote edeceğini anlayamazsınız. O yüzden de, ben önümüzdeki dönemde bizim yarattığımız bir ürünün ya da ChatGPT’nin 6.0’ı, 7.0’ı gibi versiyonlarının gelirken; 160, 170 hatta artık ölçümleyemeyeceğimiz IQ’larda zekaların, bizim insani varoluşumuzu zihinsel olarak — fiziksel olarak henüz bir tehdit görmüyorum — tehdit ettiğini ve bu tehdidi yönetebilmemiz için duygusal, sezgisel ve ruhsal bir açılıma ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Şu anda Türkiye’nin önemli markalarından birinin teknoloji liderliği eğitimlerini veriyorum. 12 serilik bir eğitim ve bu eğitimde şunu görüyorum. Bütün liderler 10 yıllık 15 yıllık üst düzey yöneticiler, icra kurulu, yönetim kurulu. Bu kişiler “Ben nasıl fark yaratacağım?” sorusunu soruyor. Yapay zekanın var olduğu bir yerde birinci konum ve cevabım felsefeydi. İkinci cevabım ise bence bu teknolojiler şimdilik her donanımda yazılımsal olarak varken, önümüzdeki günlerde donanımsal olarak da özelleşeceği yönünde.
Bu arada tasarım dünyasının önemli isimleri Apple’dan OpenAI’ye transfer oldu. 2026 sonu, 2027 gibi donanımsal bir yere geçeceğimizi düşünüyorum. Biz dijital ikizleri bir çerçeveye koysak da, vefat eden anneannemizi, dedemizi evde bir yere koyup onunla konuşsak? Harry Potter’daki o meşhur çerçeveyle konuşan Harry’nin hikayesindeki gibi. Tabii bu bir sihir olmayacak ama teknoloji bence geçmişteki kayıplarımızla gelecekte donanımsal olarak tekrardan Black Mirror dizisindeki gibi kavuşmamızı sağlayan yepyeni bir dönemi işaret ediyor diye düşünüyorum.
Bu röportaj Geleceği Konuşalım Podcast kanalında yayınlanmıştır.